İçeriğe geç
    • Hakkında

Münzevi

  • Kaldırım Taşı Davası

    Ekim 15th, 2026

    Kaldırım taşı yolun üzerinde duruyordu. Bütün pervasızlığı, dik başlılığı ve aylaklığıyla yatıyordu meydanda. Araçların geçmesi gereken tozlu köy yolunun tam ortasındaydı. Kaldırılması gerekiyordu şüphesiz, fakat bunun için gönüllü olacak çok az babayiğit vardı. Zira taşın başında, harpte siper bekler misali nöbet tutan ihtiyar kimseye göz açtırmıyordu.
    O cuma günü de ötekilerden farksızdı. Kaldırım taşının yıllanmış bekçisi, elleri hırpani ceketinin ceplerinde ufku seyre koyuldu. Birbirine karışmış kır sakallarını sıvazladı, kenarları yol yol derinleşmiş kahverengi gözlerini kısarak baktı. Ne sıcaktı ama! Talebeliğinde bile böylesini görmemişti. Kavrulan sarı ovalar gibi her solukta kuruyordu zayıf ciğerleri. Yer gök demirci kazanında erise bile faydasız, diye geçirdi içinden. Yılmayacaktı! Bu taş ölüm kalım meselesiydi artık.
    Karşıdan gelenler onun için miydi? Eh, gelecekleri varsa görecekleri de vardı.
    Arkasındaki birkaç kişiyle birlikte yaklaşan gençten birileri, çehresinde birikmiş boncuk boncuk terleri sildi. Adımları hızlanırken asabi bakan gözlerini kıstı. Dağlı Mehmet’ti bu. Çalışmaktan toza toprağa bulanan perişan saçları alnına yapışmış, çizmeleri geçtiği yerlere çamurdan izler döküyordu. Dişleri sıkılı, küçük kara gözlerini tahtadan bir kukla gibi ayakta zor duran ihtiyara dikmişti. Vakit kaybetmeden söze girdi. “Bana bak ihtiyar! Ya bu taşı buradan kaldırırsın ya da seni bu taşın altına gömerim. Duydun mu beni?!” Sesi kuru ve boğuktu.

    Kısa pantolonla gezdiği günleri bildiği bu yeniyetme züppeye mi kalmıştı ona meydan okumak? Yaşlı adam titrek dudaklarını müstehzi bir edayla bükerek baktı. İstediğini söyleyebilir, hatta o düzenbaz muhtarı bile çağırabilirdi. Pes etmeyecekti!
    “Terbiyesiz velet seni! Bu taşı buraya benim dedem koymuş, işitiyor musun beni? Zabıt kâtibi dedemin koyduğu taşı ben nasıl çekeyim?!” diye çıkıştı ihtiyar, kırçıllı sesiyle.
    “Fesuphanallah…” diyerek yüzünü sıvazladı Dağlı. Sakalsız bıyıksız, terli yüzündeki öfke katlanıyordu. Aksi aksi devam etti. “Dedenin hiç mi işi yokmuş mu be ihtiyar? Yol ortasına taş koymak da nedir?”
    “Höst!” diye çıkıştı ihtiyar. “Bu taş yüz on yedi yıldır durur burada!”
    “Hadi oradan! Evinin önünden geçip toz kaldırmasınlar diye koyduğunu bilmez miyiz sanki?”
    “Bunlar ne gudubet iftiralar böyle, aman yarabbi!” diye inleyerek derisi kemiklerine yapışmış gibi duran ellerini yüzüne gömdü ihtiyar. Doğrusu bu adam boyundan büyük laflar ediyordu!
    Köylü birer ikişer etraflarına toplanmış, neler olup bittiğini anlamaya çalışan meraklı kafalarını uzatıyorlardı. Taş herkesin sorunuydu muhakkak, Mehmet haklıydı ve ihtiyar delirmiş yahut bunamış olmalıydı.

    Yaşlı adam bir dal gibi ince ve solgun parmağını önünde biriken kalabalığa doğru tehditkâr bir biçimde sallayarak konuştu. “Sizler-hepiniz çok büyük bir günah işliyorsunuz! Bu taşı buradan kaldıran kişi çarpılır maazallah!”
    Kalabalıktan çeşitli sesler yükseldi.
    “Vah vah, herif yalnızlıktan kafayı yedi sonunda!”
    “Dün de çöp kovasını koyduydu buraya!”
    “Yapma yahu, gerçekten mi?”
    “Tabii ya, onları insan sanıyormuş…”
    Yaşlı adam feri kaçmış gözlerini kısarak arsız kalabalığı süzdü. Bunların hepsi anca kötekle yola gelir, diye geçirdi içinden. Bunaltıcı havayı ciğerlerine zorlukla çektikten sonra devam etti. “Ben son sözümü söyledim. Bu taşa dokunanın kendi taş olur!”
    Dağlı’nın komşusu düşünceli bir ifadeyle kulağına eğildi. “Amca doğru söylüyor olmasın?”
    “Saçmalama lan!” diye köpürdü Dağlı. Herife vurmak için yumruğunu sıktı, fakat içine çektiği sert bir nefesle eli havada kaldı. Bunak bir ihtiyarın inadı yüzünden komşusuna bile düşman olmuştu işte!
    “Şimdi sen bu taşı çektiriyor musun, çektirmiyor musun?”
    “Hele bi’ çek!” diye bağırdı ihtiyar, buruş buruş elini ona doğru sallayarak. “Gör bak bakalım o vakit ne oluyor?!”
    Dağlı içini çekerek yanına döndü. “Muhtarı çağır! Hadi, çabuk!”
    Kalabalık konuşmaya devam etti.

    “Evet evet, muhtar çözer bu işi!”
    “Zabıtayı çağırmalı zabıtayı!”
    “Zabıtaya ne hacet! Delirmiş bu herif, tımarhanelik!”
    Çok geçmeden bir ayağı aksayarak geldi muhtar. Sararmış, kirli mendiliyle boynu ve ensesindeki terleri silip gömleğinin yakasıyla ensesi arasında bırakarak yanaştı. Ayağını dağda domuz avlarken isabet eden kör bir kurşunla sakatladığını söylerdi lakin herkes define ararken hacet çukuruna düştüğünü bilirdi.
    Muhtar, ihtiyarın tiksinen bakışlarını es geçip ancak birer tutam olan bıyıklarını burdu. Ardından tilki gibi sivri çenesindeki siyah beni ovaladı bir müddet. Kalabalığın suskun ve meraklı bakışları arasında nihayet konuştu.
    “Altında gömü olabilir!”
    Bir anda kopan curcunayla ortalık karıştı. Kimisi muhtara sövüyor, kimisi terk edip gidiyor kimi de bağırıp çağırıp ortalığı daha da kızıştırıyordu. Ne kalabalığın öfkesine ne de muhtarın sinsi bakışlarına pabuç bırakmayan ihtiyar, taşı iki bacağının arasına alarak diklendi.

    “Gömü falan yok burada, olsa da benim! Alın şu üç kağıtçıyı buradan!”
    Dağlı bile ilk kez ihtiyarla hemfikirdi. “Ne gömüsü muhtar?” diye sordu şaşkınca. “Yola atılmış basbayağı bir taş işte! Al şunu şuradan da gidelim!”
    “Basın gidin buradan! Ev de benim sokak da!” diye çıkıştı yaşlı adam.
    “Allah’ım sen sabır ver…” diye ağzının içinde konuşarak muhtara döndü Dağlı.
    Muhtar küçük gözlerindeki yılan bakışlarını kalabalıktan geçirip, ondan bir cevap bekleyen Mehmet’e dikti. “Gömü var gömü. Kaldırmak doğru olmaz.”
    “Gömü falan yok burada! Taşıma dokunursanız mahkemeye veririm sizi! Yedi ceddinizi sürerim buradan!” diye haykırdı ihtiyar. Yaşına göre sesi öyle yüksek çıkıyordu ki ahali hayretten sus pus oldu.
    “Tabii ya…” diye söylendi Mehmet gevrek gevrek gülerek. “‘Kaldırım taşı davası’ açarsın!”
    “Eğer gömü varsa ve mahkemeyi bu bunak kazanırsa…” diye kısa bir hesap yaptı muhtar aksayan ayağından ağırlığını alarak. Bu mesele onu üzmüştü şüphesiz.
    “Gömü de yok dava da!” diye hırladı Dağlı Mehmet. Ne yarım akıllı ihtiyarla ne de define avcısı muhtarla uğraşacak vakti vardı! Öfkesinin hiddeti bağı bahçeyi yutan bir fırtına misali paramparça etti sabrını. Hınçla ayağını kaldırdı ve öyle bir tekme vurdu ki taş ancak yol kenarındaki kaya parçalarına birkaç kez çarpıp sektikten sonra durabildi.
    Kuşlar bile susmuştu sanki. Ötelerdeki su motorlarının, havlayan köpeklerin bile sesi kesilmişti.
    Yaşlı adam derin bir nefes çekti yorgun ciğerlerine. Nemli gözlerini takatsiz bacaklarının arasından süzülüp giden kaldırım taşına dikti. O da herkes gibi çekip gitmiş, olması gereken yerde kalmayıp terk etmişti onu. Sevdiği gibi, çocukları gibi. Ömrü gibi.
    Sabahları çayı sırf kendisi için demlemeyi ve zamanla çay bile içmez olmayı, çiçeklerini sulamayı unuttuğunda nasıl kuruyup gittiklerini, sofrada tek başına içtiği çorbanın yavan tadını asla bilemeyeceklerdi. Kimse yıllar yılı bir başına ziyaret ettiği kuru toprakların başında içli içli ağlamamalı ve hiç kimse bir taşı bağrına basacak kadar çok özlememeliydi sevdiklerini.
    Gözlerine toplanan yağmur yüklü bulutlara engel olamadı. Titrek çenesine varmadan kuruyan ince bir yaş süzüldü kırışık yanaklarına. Takati kesilmiş zayıf bacaklarının, yorgun bedeninin ağırlığını daha fazla taşıyacak kudreti yoktu. Bir vakit sonra evvela dizleri ve çok geçmeden de sol şakağı acıyla kavruldu.
    Boğuk, hırıltılı bir soluk kaçtı bağrından. Gittikçe duyamaz olduğu korku dolu seslerin arasında son bir cümle işitti kulakları. İnsan hiç şüphesiz daha hoş bir veda temenni ederdi.
    “Gömünün yerini kaybettik…”


  • Kafile

    Ekim 13th, 2026

    Belki benimle gelirsen gösteririm sana rüyalarımın renklerini. Açılıp kapanan, mütemadiyen şekil değiştiren bir cümbüş benim rüyalarım. Zihnimin saltanatının emir kuluyum.

    Temas ettiğim desenlerin sonsuzluğu her seferinde gözlerimi kamaştırıyor. Özlemlerimin derin kuyusundan çıkıyorum o vakitlerde. Kuşluk, seher ve şafakta. O zaman asıl benliğimi görüyorum. Bakışlarımın ardına saklanan gizleri çözüyorum.

    Renkler benim evim. Evrenin bitip yeniden başladığı zirvelerin kıyısındayım. Manzarayı izliyorum. Kaybettiklerim göklerden beri selamlıyor. Gülümsüyorum. Gözlerim kamaşınca başımı eğiyorum ve gözyaşımı siliyorum. 

    Kafamı kaldırıp yeniden gülüyorum. Misafirlerim ufukta kaybolana dek izliyorum. Geri dönecekler biliyorum, yahut günün birinde ben onlara katılacağım.

    Kafileye, günün birinde. 

  • Ölümsüz

    Eylül 27th, 2026

    Sanma ki sana mecburum,

    Bu yer, bu gök evimdir benim.

    Yuvamı bozarsın, yeniden kurarım dallardan;

    Telekler toplar çiçekler taşırım,

    Sonsuzluğa sığınırım.

    Öldürdün diye sanma ki sana mecburum,

    Her baharda yeniden doğarım.

    Tanrının ellerinde 

    Ateş olur,

    Su olur,

    Toprak olur yükselirim arşa.

  • Gökte ne aradı insan?

    Eylül 12th, 2026

    İnsan hep gökyüzüne bakmış. Zülkarneyn ne aradı? Gök katları, ateşten küreler, sonsuz boşluk ve kara delikler.. Ulaşmak istiyorum bazen, karanlık gecelere yıldızlar çöktüğünde. Bu taşın toprağın ardına bakmak, dokunmak, ellerimi uzatmak istiyorum. Hiç gitmediğin yerleri özlemek mümkün mü? Bir zamanlar oradan mı indi insanlık yoksa hep bu zalim dünyada mı doğduk? Acılar içinde, bir başına, yapayalnız yolunu bulmak için canhıraş koşturdu mu hep insan?

  • TUZAK

    Eylül 10th, 2026

    Elimdeki haritaya bakıyorum. Alelacele tutuşturulan eski kâğıt parçası nemden ve bükülüp açılmaktan lime lime olmuş. Fazla dokunamıyorum, ellerimin terini beceriksizce üstüme başıma silip içeri giriyorum.

    Metruk bir binanın karanlık bir odası. Beni üç kişi karşılıyor; gözleri fıldır fıldır dönen bir herif, bir deli ve bir… Bunun ne olabileceğini birkaç saniye düşünüyorum. Nihayet, beynimin gerisindeki o cırtlak ses avaz avaz bağırıyor.

    Bir büyücü.

    Kimliklerini nasıl mı biliyorum? Biraz sır, biraz gözlem.

    Hırsız elindeki saati durmaksızın çevirerek bir iki adım yaklaşıyor. Gözleri titrek ışıklar gibi hareketli, ceylanın peşindeki kaplan gibi süzüyor beni. Biliyor mu? Burada bile güvende değil miyim?

    Elim cebimdeki haritaya uzanıyor, fakat dokunamıyor. Neredeyse tüm servetime mal olan o kâğıt parçası bu karanlıktan çıkış biletim olacaktı oysa.

    Odadan daha kesif bir karanlık çöküyor yüreğime. Bir adım geri kaçıyorum, topuğum döşemelerde çıtırdıyor. Delinin dikkatini çekiyorum.

    Sıvasız duvarda karaladığı şeylerden çeviriyor başını. Tek pencereden vuran puslu gece ışıklarının yıkadığı yüzü nerdeyse ifadesiz. Korkusunu görebiliyorum yine de. Beni derin derin süzüyor, tenimin altını görmek, kafamın içindekileri işitmek istermiş gibi dikkatli. Korkumu kamçılıyor. Belki de hırsız değil, o biliyor gerçek kimliğimi.

    Nefesim sıkışıyor. Bir elimi usulca ceketimin cebine atıyorum. Soğuğa rağmen pis bir sıcak basıyor. Kapıyı gözlüyorum ancak sıvışamayacağımı biliyorum. Düşmanlarım her bir köşe başında, kapı ardında bile bekliyor belki.

    Ansızın bana dönen tekinsiz suratı hissediyorum. Büyücü kadın beni süzüyor. Gözlerindeki manayı çözemiyorum. Çocukluğumun geçtiği sisli dağların ardını görmeye çalıştığım vakitler gibi, tarifsiz bir his yüzüyor suretinde. Söze dökemediğim, çekip çıkaramadığım bir şey. Tiftik saçlarını geriye atıyor ve ince, kirli suratındaki kuşkulu ifade ortaya seriliyor.

    O dehşetengiz soru bu defa balyoz gibi iniyor kafama:

    Tanıyor mu beni?

    En ustalıklı ve en plansız işlerimde dahi sakin kalan ben, göğsümü döven kalbime söz geçiremiyorum. Tutsağı olduğu bedeni terk etmek, dışarı çıkmak için çıldırıyor. Kurtulmak istiyor, ama biliyor ki bu defa sonum geldi. Yakalandım. 

    Büyücü yaklaşıyor ve ben geriye kaçıyorum. Ter damlaları şakaklarımdan çeneme süzülüyor. 

    Harita yalan söylüyor.

    Yaklaşıyor büyücü. Bir adım, iki adım, üç adım. Kaçacak yerim yok. Sirenler çınlıyor caddelerde. Gök gürlüyor, tarihin en şiddetli yağmurlarına gebe karanlık gökyüzü.

    Hırsız elinde çevirdiği parlak saatin camı cevher gibi ışıldıyor. Deli beni tek gözüyle süzüyor. Aklım tek bir kelimenin esiri.

    Biliyorlar.

    Kanın kokusunu mu aldılar? Yoksa hepsi kafamın içinde mi? Kendimi mi aldatıyorum yine, yoksa çoktan tuzaktaki yaralı bir hayvan gibi çırpınıyor muyum?

    Cebimdeki buruşuk haritaya uzanıyor parmaklarım. Yırtıp atmak istiyorum. Onu takip ettiğim günlerim ve aylarıma lanet ediyorum. Bir gün özgür olacağıma dair hayallerime burada, bu metruk binada veda ediyorum.

    Artık tam karşımda dikiliyor büyücü. Saklanmıyor, o böcek kanatları gibi parıldayan gözlerden bana bakan kadın, gerçek bir cadı. Yaşından fersah fersah çökkün yüzü herşeyi ele veriyor.

    Kaçacak yerim yok. Sırtım duvara değdiğinde haritayı avucumda buruşturuyorum.

    Cadı uzun tırnaklı, kavruk parmaklarını uzatıyor ve nihayet dudakları aralanıyor.

    “KATİL!”

  • İçimde neler saklıyorum? 

    Ağustos 18th, 2026

    Eskiden merak ederdim; insanlar içimi görse beni hâlâ severler miydi? Bağırlarına basarlar, saçımı okşarlar mıydı? 

    İçimde neler saklıyorum? 

    Canavarlar? Kasırgalar, fırtınalar? Yoksa günbatımında sessizliğe gömülen bir denizkıyısı mı? 

    Beni hâlâ sevebilecek olan tek kişi, canavarlarımla tanışmış olandır. Ve o kişi ışığın ancak çatlaklardan sızdığı zindanlarımın eşiğinde içi çıkasıya ağlamıştır. 

    Zira canavarlarımın yaratıldığı öze şahit olmuş, varlığımın mayasına dokunmuştur.

  • Kollarımda ölen çocukluğum

    Ağustos 15th, 2026

    Ruhumu karlı ormanlarda takip ettim. 

    Uzun kulaklı ve sivri dişli cücelerin ardından. Ayaklarım karların içinde batıp çıkarken koştum peşinden. Nefesim buza dönüp boğazımı kesse de durmadım. Benden başka onu bulacak yoktu zira.

    Derin ve çaresiz bir yalnızlığın içinde atkım ve kürküm etrafa savrulurken koştum. Ayaklarım yalpalayıp yanlış yerlere bastığında tutundum düşmemek için. 

    Onu bulduğumda çalıların arasında yatıyordu. Küçük ve zayıf. Yaklaşınca anladım ki son nefesini vermek üzereydi. 

    Çocukluğum, ruhum ve yaşama sevincim. Umutlarım onun göğsünde saklıydı. Şeffaf teninin altında atan kalbini görebiliyor, elimi koyduğumda hissedebiliyordum. Dokunduğumda sıcacık bir şeyler temas etti parmak uçlarıma. Nefesimi kesen soğuğun içinde yanan bir muma değmiştim adeta. Oradaydı. Küçücük, bir ateş böceği ışıltısı yayıyordu. 

    Temasımla gözlerini açtı. Elini elimin üzerine koyduğunda avuçlarının ılıklığıyla ısıttı tenimi. Dudaklarında bir tebessümün izi belirdi.

    “Buldun.” dedi zorlukla. “Buldun beni.”

    “Evet.” dedim. Sesim titriyordu. “Buldum ama sen… Ölüyorsun…”

    Yutkundu. “Bedenler ölür. Sen yaşananları hatırla. Ruhunu hatırla.”

    “Kuş ölür.” dedim onun gibi gülümsemeye çalışarak. “Sen uçuşu hatırla.”

    Gözlerindeki can yitip gitti. Gülüşü aheste dolanan bir rüzgâr gibi soldu. Parmak uçlarımdaki sıcaklık ağır ağır üşürken, ateş böceği misali ışığı söndü. 

    Kollarımda ölen ruhumun ışığı artık benim kalbimde parlıyordu.

  • Dünyanın doğuşu

    Ağustos 12th, 2026

    Her zamanki gibi, hayat kimseyi dinlemeyip kendi istediği menzilde coşup aktı. Ocakta kızgınlaşan bir demir gibi kendi kendini harlayan, gittikçe büyüyen, etrafa yayılan aç bir ateşe dönüştü. Alevler kâh körpe hayatları boğazından geçirdi, kâh yeryüzünde ağır aksak yol alan ihtiyar lanetleri uyandırdı. 

    Yaşamın akıl sır ermez işleyişi içinde çamurlar bir kez daha yoğruldu, zarlar bir kez daha atıldı ve yeni tohumlar ekildi. Asırlık uykularından uyanan aç lanetler önlerine çıkanı ayırt etmeksizin avladı.

    Acılar bir kez daha yeryüzü topraklarına serpildi. Coşkun yağmurlarda yeşerdiler ve öyle diplere indiler ki kökleri yer altındaki iblislere değin uzandı, öyle yüksek gök katlarına çıktılar ki dünya sarsıldı. 

    Aydınlıklar karanlıklar tarafından dev dişli ağızlarla yutuldu, sömürüldü, biçildi. Sular çekildi ve tüm çılgınlıklar ejderha alevi gibi yanan güneşin ışıklarıyla gözler önüne serildi, kavruldu. Hayat bir kez daha haykırdı gaddar, önüne geçilemez kuvvetini; daima kazananın o olacağını belletene kadar insanoğluna.

  • Katil

    Ağustos 9th, 2026

    Kendini kendinden korumak ister gibi ellerini bağlamıştı önünde. Sanki sımsıkı kenetli parmaklarını çözerse bütün bedeni parçalara ayrılacak, tuzla buz olacaktı. Hiddet, korku ve öfke dolu ruhunu, etine kemiğine bağlamanın tek yolu ellerini sımsıkı birbirine kenetlemekti sanki. Dağılınca toparlanmak zordu onun için belli ki. Keskin bir merak kurcaladı o an zihnimi: Kaç kez toparlanamayacak kadar dağılmıştı? İçindeki cam parçaları ne kadar keskindi?

     Eğer gözlerini bu kadar kaçırmasaydı sorabilirdim belki fakat şu anda, etrafımızdan asi bir nehir gibi akıp giden zamanın içinde tutunacak, durup dinlenecek bir dayanak noktası bulamıyordum. Bekledikçe cesaretimi kaybediyordum. Kim bilir, belki de alacağım cevaptan korkuyordum.

     Katiller de korkarlar mıydı bir şeylerden bizim gibi? Kabuslarla uyanırlar mıydı? Boğulmamak, suyun üstünde birazcık daha kalabilmek için son bir nefes daha almak için çabalarlar mıydı?

    Bir kuyu kadar derin ve karanlık bakışları veriyordu aslında cevabı. İnsanlığın en eski acıları ve korkuları tek bir kişinin omuzlarına asılabiliyor, sımsıkı kenetlendiği parmaklarına diktiği bakışlarında can çekişiyordu.

  • Buğu

    Ağustos 8th, 2026

    Bugün, bu kalpsiz gece göğünün altında varlığımı sonlandırıyorum. Şahitlere sorsunlar yaşam izlerimi, gördüğüm düşleri işledim saman kâğıtlara. Yeryüzünden mahrum kalmaktır benim cezam bundan gayrı.

    Varlığımı sonlandırıyorum bugün, ruhumun ayak izleri bahçemdeki toprağımda sonsuza dek kalacak. Atan kalplerin seslerini özleyeceğim, adım atmayı, koşmayı ve düşmeyi. Sonsuzluğun içinden, bir bulut gölgesi gibi göz kırpar mıyım tepelerden? 

    Sevdiklerime dokunan bir rüzgâr fısıltısı olabilirim belki, geçip giden bir güz nefesi. 

    Varlığımı sonlandırıyorum bugün, bir sabah güneşiyle uçup giden buğu misali.

1 2 3
Sonraki Sayfa→

WordPress.com’da Blog Oluşturun.

Yorumlar Yükleniyor...
  • Abone Ol Abone olunmuş
    Münzevi

    WordPress.com hesabınız var mı? Hemen oturum açın.

  • Münzevi
    Siteyi Okuyucu'da görüntüle
    Abonelikleri YönetKaydolunGiriş
    Bu içeriği rapor et
    Bu şeridi gizle